Radyo Konuşmalarım - Muzaffer Deligöz'den Yazılar, Hatıralar - Blogcu



Muzaffer Deligöz'den Yazılar, Hatıralar

| SONRAKİ SAYFA

• 1.2.2000 - Radyo Çağ'daki konuşmalarım

 

Radyo Çağ

Konuşma: 1

 

(Hatıralar) Programına hoş geldiniz sevgili dinleyenlerim...

 

İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği aklıdır değil midir?  Aklın en önemli fonksiyonu nedir... Zeka ve hafıza Yani olmuşları hatırlamadır. Yani eskiyi hatırlamadır, yani hatıralardır..

 

Aklın bu özelliği olmasa ne olur bir düşünün... Bir dakika önce yaptığınızı hatırlayamadığınızı düşünün,

 

Bir gün önceki hadiseleri hatırlayamadığınızı veya bir yıl, on yıl gibi önceleri hatırlayamadığınızı düşünün.. Ne olacağını tahmin ediyorsunuz..

 

İşte Hatıraların önemi buradadır.

 

O halde, Hatıralarımızı zaman zaman hatırlamamız, eskiye dönmemiz insanlığımızın icabıdır. Geleceğe yön verecek hatıralar, başkaları ile paylaşılması gereken hatıralardır.

 

Biz bu manadaki hatıraları, bugünün aktüalitesini nazara alarak, o devri yaşayanları da bularak veya eserlerinden veya telefonla kendilerine ulaşarak sizlerle, özellikle gençlerle paylaşmak istiyoruz.

 

Gençlerle diyorum zira,  gençlerin o günleri tarihi okuyarak öğrenmeleri çoğu zaman gecikir. Çoğu gençlerde buna ihtiyaç duymayabilirler.

 

Bu tarzdaki programlarla ve özellikle de kitaplarla bu hatıraların gerekli olduğu günlerde gençlere ulaştırılması gerekir. Hangi günlerden geçerek bugünlere gelindiğini görmeleri için bu gerekli.

 

Gerçi, insan hakları, özgürlükler, demokrasi, hürriyet anlayışımız, sanki 30 sene önceye geri döndü. Sil baştan yeniden mücadele devri başladı gibi geliyor bana..

 

1940-50 arasında yaşanan

*  Kadınlarımızın başörtülerinin jandarmalarca cebren açıldığı,

*  Kur'an okuyanların karakollara getirilerek, dövüldüğü,

*  Ezanı Arapça okuyan müezzinlerin sürüm sürüm süründürüldüğü

*  Valilik-Belediye Reisliği-CHP İl Başkanlığını yapmak üzere İllere hükümet tarafından Vali atandığı, Yani Valilerimizin aynı zamanda Belediye Başkanı ve CHP İL Başkanı olduğunu,

*  İki-Üç kişinin bir araya gelerek Dini eser okuması halinde, ağır Ceza Mahkemesinde Gizli Örgüt Kurma suçu ile derhal tevkif edilip, mahkemelerinin 3-5 sene sürdüğü,

*  Memur olanların özellikle müdür olanların fotör şapka giymek, hanımların ise başlarının muhakkak açık olmak, memurların bıyıklarının çoğunlukla o günün hükümet erkânına benzer şekilde (Hitler bıyığı) şeklinde olmak,

* Hiçbir memur ve amirin açıkça namaz kılamadığı, camiye gidemediği

 

gibi birçok hallere benze halleri bugün yeniden görüyoruz gibi geliyor bana.. Yani 50 yıl önceye dönüş, Yani ricat, yani geri dönüş, irtica...

 

Önümüzdeki programlarda bu hadiselerin canlı şahitlerini programımızda dinleyebileceksiniz.

---------------------------------------------

Bu dönüşün hikayesini bir başka programa bırakıp, Sizlere 1960-68 yıllarının Türkiyesinden bahsetmek istiyorum. Zira geçen gün İsmet İnönü'nün ölüm yıldönümü idi. Bu sebeple O'nun yaptıklarını ölüm gününde anmak yakışık almaz diye düşünüyorum.

 

Bugünlerde gazetelerimizde birçok yazar, 28 Şubat sürecinden, askerlerin iktidar işleriyle uğraştıklarından, onların bir şeyleri isteyip, bir şeyleri istemediklerinden bahsediyor.

 

Biz bu konuların olanca hızıyla yaşandığı 1960 askeri harekâtını ve sonrasını ele alırsak bugünlere nasıl gelindiğini; hangi yanlışların yapıldığını, mücadele sürecini görebiliriz.

 

O günlerde Yaşadığımız Hatıraları Gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçirerek şu anda hatırlayabildiklerimi şöyle hatırlayabiliyorum.

 

1960, 27 Mayısında yapılan Askeri harekâtla, o sırada Başbakan olan Rahmetli Adnan Menderes devrilmiş, Meclis feshedilmişti.

 

Başta Devlet radyosu olmak üzere bütün Devlet dairelerinin başına subaylar geçirildi 

 

Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Menderes olmak üzere Bakanlar subaylarca tevkif edilerek, yerine Milli Birlik Komitesi adı verilen Askeri Yönetim idareyi ele almıştı.

 

İdareye el koyan askerlerin bu hareketi Anayasa'ya aykırı olmasına rağmen o günün Hukuk Profesörleri harekâtın gerekçelerini buluyorlardı.

 

Aslında, O günkü İstanbul Üniversitesi Rektörünün harekatı haklı gösterme  gerekçesi, aynı Üniversitenin bugünkü Rektörünün İnsan Haklarını ihlal gerekçelerinden daha mantıki idi..

 

Milli Birlik Komitesi yayınladığı bildirilerde halkın birbirine düşmemesi için idareye el koyduklarını söylüyorlardı.

 

Gazeteler iktidarın gençleri öldürerek kıyma makinelerinden geçirdiğini, binlerce gencin kaybolduğunu, Başbakan'ın Harp okulunu toptan imha etmek için emir verdiğini yazıyorlardı.

 

Halkın buna inanması için devamlı propaganda yapılıyordu.

 

Diğer taraftan, silahlı askerlerin, yıllık geliri 200 $ bulmayan fakir halktan korkması için bir sebep de bulunmuyordu. Ancak, harekâtı dünyaya izah etmenin bir yolu olarak bu yapılıyordu.

 

Bu arada birçok gariplikler de birbirini takip ediyordu.  Bakanların ve DP erkanının hapis bulunduğu Yassı Ada'ya, Sarayburnu’ndan tünel açarak onları kurtarmak istediği için bir mühendis tevkif edilip, muhakeme ediliyor,

 

Bütün propagandalara rağmen, kıyma makinelerinde doğranan gençlerin tespiti yapılamıyor,  Kaybolduğu bildirilen gençlerin, isimlerini bildiren hiçbir aile ortaya konulamıyor.

 

Eskişehir'de Askeri garnizona gelerek teslim olan Rahmetli Menderes'in bir tavuk kümesine saklandığı gibi; O'nun mahkemelerde herkesin şahit olduğu asalet ve efendiliğine iftira ediliyordu.

 

Halk Mahkemedeki garipliklere şaşırmış vaziyette, içlerinde İsmet İnönü'nün, Ecevit'in, Baykal'ın, Metin Toker'in ve daha nicelerinin bulunduğu CHP muhalefetinin askerlerle işbirliği halinde yaptıklarına bakıyordu.

 

Olmadığına inandığı olayları, masumiyetlerine inandıkları suçlu sayılan siyasileri ancak dualarıyla destekleyebiliyorlardı.

 

Bu sevgi, Menderes'in yeşil bir atla Yassıada’dan gelerek bir komşu köyünde namaz kıldığı veya başka ülkelerde görüldüğü gibi masalımsı hikâyelere kadar uzanıyordu.

 

Neticede istediklerini yaptırarak, hukuki hiçbir temeli olmayan askeri bir mahkemeye,  şehadete layık üç vatan evladını idama mahkûm ettirdiler.

 

Yıllar sonra içlerinde o zamanın CHP lilerinin de bulunduğu TBMM, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun itibarlarını iade kararı vererek yapılan haksızlığı, adaletsizliği ve zulmü resmen tescil etti. 

-------------------------------------------------

Ben burada Kıymetli dinleyenlerimden yaşı müsait olup, o günleri yaşayanlar var ise, onlardan telefon bekliyorum ve o günlerdeki hatıralarını anlatmalarını istiyorum.

 

Ben o günlerde yani 1959 da Sinop-Erfelek'te öğretmenlik yapıyordum.  Rahmetli Babam da Nahiye Müdürü idi.

 

Bu sebeple halka yapılan baskıları çok yakından gördüm. Büyük bir halk çoğunluğuna (Kuyruk) adı takılmıştı. Siyasi rakipler askeri idareye jurnaller gönderip, masum çok kişinin ızdırap çekmesine sebep oldular.

 

Bütün bu keşmekeş ve karışık dönemde siyasi dağdağa ve zahiri hadiselere dalmayan, kin ve düşmanlık hislerine mağlup olmayan bir kitle vardı ki, onlar yaratılışın gayesi, hayatlarının hedefi olan çalışmaları yapıyorlardı.

 

Ehli Dünya, gayeleri yalnız Allah'ın rızası olan bu kimseleri anlamak istemiyor, onları siyaset ile itham ediyordu.

 

Bu öyle bir iddia idi ki, dindarların siyasetin içinde olmadıkları bir yana, "Şeytandan sığındığım gibi siyasetten de Allah’a sığınırım" demeleri bile para etmiyordu.

 

Yapılan itham yine aynı idi: Siyasi nüfuz elde etmek için dini ve dince mukaddes sayılan şeyleri alet etmek.

 

— Siyasetin içinde değiliz ki, siyasi nüfuz için alet edelim,

 

— Alet etmek, inanmayan için geçerlidir, İnsan inandığı değeri başka şeye alet edemez ki. Zira insanın inancı, siyasetten çok yüksek değerlerdir..

 

— Siyaset, belki Dine alet edilebilir ama, inanan kimse için Din Siyasete alet edilemez de deseniz sizi dinleyen yoktu.

 

Ve yeriniz karakol, mahkeme ve hapishane idi.

 

O sırada dindar kişilerin; zulümlere, işkencelere, mahkemelere rağmen faaliyetlerini sürdürdüklerine şahit oluyorduk.

 

O günün çalışmaları içinde; neler yoktu ki, Nur Talebeleri, Süleymancılar, Büyük Doğucular, Ehl-i Tarik var..

 

O günün İslami Basını, Büyük Doğu-Serdengeçti-Yeni İstiklal- Sebil-Mücadele-İhlas- Uhuvvet-Zülfikar- Bediülbeyan-İttihad -Bugün-Sabah gibi gazeteleri ve onların menfaatten ve garezden ari ekipleri, müslümanları müdafaa ve yetiştirmeye gayret ediyordu.

 

Diğer bir grup, bütün ülkede Kur'anı öğretme ve nesli kesilmek istenen ilim adamlarını yetiştirmeye uğraşıyordu.  Bütün Vatana yayılmış, kökleri mazideki gönül erleri, insanların nefislerini terbiye ve ruhlarını doyurmaya çalışıyorlardı.

 

Ve o günlerin bereketi ile filizlenmeye başlayan ve ilerdeki mücadelenin bayraktarı olacak Genç Nesil ortaya çıkıyordu. Bunları daha sonra değişik çatılar altında, Ülkeye yön verecek çalışmalarda görüyoruz.  Bugün onlara verilmek istenmeyen iktidarlar, siyaseti inançsızlıklarına alet etmektedirler.

 


Radyo Çağ                                                   Konuşma: 2


Hayırlı günler Sevgili dinleyenlerim,

 

(Hatıralar) programında sizlerle beraberiz. Bugün sizlere Üniversite yıllarımdan bahsetmek istiyorum.

  

Bizim Üniversite yıllarımız, 67 kuşağı denen zamana rastlar. O günlerde, sağ ve sol ayırım çokça yapılırdı. Hareketli hadiselerin yaşandığı günlerdi.

 

Üniversitelerimizde 1960 askeri harekâtının getirdiği hürriyet ile hürriyetin getirdiği anarşi karşımı bir hareketlilik yaşanıyordu.

 

Ben bu sırada yani 1966-69 yılları arasında Ankara İlahiyat fakültesinde okudum.

 

Talebeliğim sırasında İstanbul’da yayınlanmakta olan İTTİHAD gazetesinin Ankara temsilciliği görevini de yürütüyordum.  Hem talebelik, hem gazetecilik yapmam sebebiyle Ankara'da çeşitli olayların içinde oldum. Bunları güncel hadiseler sebebiyle sırası geldikçe bahsedeceğim.

 

60 askeri harekâtının Demokrat Parti'ye karşı yapıldığı hepinizin malumu...

 

Dindarların çoğunun DP desteklemeleri sebebiyle,  ihtilal idaresi dindarlara karşı sert tedbirler alıyordu.  O yıllarda İslami çalışmalar üniversitelere taştı..

 

İdarenin baskısı üzerine İslami kesimin çalışmaları daha organize hale getiriyordu.

 

Askeri harekatın, Devlet yoluyla gelen baskısını solculara göre, biz daha çok hissediyorduk..  Sağ ve sol faaliyetler fikri planı aşmaya başlamıştı.

 

Boykot-yürüyüş-işgal gibi fiili hareketlerin Üniversitelerde yoğunlaşması üzerine, Devlet buraları kontrolünde tutabilmek için tedbirler almaya başladı.

 

İslami kesimin bu dönemde yaptığı çalışmaları, özellikle Başörtüsü konusundaki ilk mücadeleyi, bu mücadelenin kahraman öncüleri Hatice Babacan ile Mustafa Demirsöz'ü diğer bir konuşmamda ele almak istiyorum.

 

Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Üstad Necip Fazıl, Prof Tayyip Okiç, Süleyman Demirel, Sadettin Bilgiç, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu gibi meşhurları,

 

Fethullah Gülen Hocaefendi, Salih Özcan, Sait Özdemir, Rahmetli Bayram Yüksel ve Bekir Berk, Alaaddin Kaya, Hüseyin Çetin gibi hizmet ehlini,

 

Necmettin Erbakan, Ahmet Tevfik Paksu, Hasan Aksay, Hüsamettin Akmumcu, Hüseyin Abbas, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan gibi siyaset adamlarımızı,

 

ve daha nicelerini yeri geldikçe ve duymadığınız hatıra ve özel halleri ile sizlere tanıtmaya çalışacağim.

 

O yıllarda Genç bir asistan olarak Ankara gençliğini etrafına toplayan Mustafa Yazgan'ı özellikle size tanıtmaya çalışacağım..

 

Sevgili dinleyenlerim,

 

Bugünün aktüel hadisesi olması dolayısıyla YÖK'ten bahsetmek istiyorum.

 

1967 li yıllarda öğrenci hareketlerinin çoğalması üzerine Devletin alınacak tedbirleri düşünmeye başladığını yukarıda belirtmişti.  İleriki yıllarda Yüksek Öğrenim Kurumu - YÖK diye anılan müessese işte o yıllarda planlanmaya başlandı.

 

Bildiğiniz gibi bunun ağababası İhsan Doğramacı idi.  İhsan Doğramacı, o günlerin en modern hastanesi olan Haccetepe'yi de kuran kişidir.

 

Haccettepe, Avrupa’nın yardımı ile, Türkiye'nin en modern ve en büyük hastanesi olarak Doğramacı tarafından kuruldu.

 

BU muvaffakiyetinin bir hediyesi olarak Devlet Üniversiteleri idare etmesi için Doğramacı'ya YÖK'Ü kurdurdu ve başına geçirdi.

 

O günün mantığı ile kurulan bu teşkilatın, fonksiyonunu bugün yerine getirdiğini görüyoruz.  Bugün bir zulüm makinesi haline gelen YÖK, Doğramacı idaresinde asla böyle olmadı.  Doğramacı'nın O gün için tenkit edilen icraatları, bugünün YÖK ü yanında hiç mesabesinde idi.

 

İnsan Hakları-Adalet-hürriyet-demokrasi temeline dayanan bugünün sosyal anlayışını,  YÖK 'ün bir tırpan gibi biçtiğini görüyoruz.

 

YÖK'ün bu hali, bizi geçmişteki Üniversitelerimizin nasıl olduklarını araştırmaya sevk etti..

 

Gördük ki eski Üniversitelerimiz, o günkü adlarıyla medreselerimiz bugünün üniversitelerinden çok daha ilim hürriyetine, bağımsızlığa, eğitim sistemine sahip.

 

Sevgili dinleyenlerim,

 

Kısaca YÖK'den bahsettikten sonra,  size eski Üniversitelerimizden yani Medrelerimizden de söz etmek istiyorum.

 

Böylece bugünkü Üniversitelerimiz ile eskilerini mukayese etme imkanı da bulmuş olacağız.  Biliyorum giriş biraz uzun oldu ama, bugünden hemen  eskiye geçmek de işime gelmedi.

 

"Medreseler birer üniversite hüviyeti taşırken, yapıldıkları büyük şehirlerdeki selatin camilerin yanında müstakil birer varlık teşkil ederlerdi.  Bunlara (Külliye) denilirdi.

 

Padişah, şehzade, sultanlardan gayrı, devrin ekabiri, zenginleri ve tanınmış kişileri bu külliyeler için Vakıflar yaparlar, para ve eşya yardımında bulunurlardı.

 

İlme hürmet, cedlerimizin başlıca fazileti arasında idi. Külliyelerin içinde geniş avlular, şadırvanlar, itina ile yetiştirilmiş ağaçlar, çiçekler bulunurdu.

 

Külliyeler bütün ihtiyaçlar düşünülerek inşa edilirdi. "  

 

" Medreselerimiz.. Bugünün nesline sadece son çöküş ve yıkılış devirlerine ait bilgiler verilerek anlatılan medreselerimiz.. Yüzyıllar  boyunca, sadece ülkemize değil, dünya'ya en mükemmel, en ileri ilim kaynağı olan medreselerimiz..  İçinde nesillerin feyiz aldığı üniversitelerimiz.. ilim sahasında üstünlüğümüzü muhafaza ettiğimiz müddetçe yabancıların hayranlık duydukları müesseselerimiz

 

Yabancıların Ülkelerinde benzerlerini kurmaya çalıştıkları Medreselerimizi bu sohbetimizde tarihin sayfalarından gerçek yüzüyle çıkarmaya ve hatırlamaya çalışacağız.

 

Önce, Medreselerle ilgili çok enteresan bulduğum bir hadiseyi sizlere sunmak istiyorum.

 

2. Meşrutiyet meclisine Medreselerin ıslahı'na dair bir kanun layihası verilir.  Bu kanun sebebiyle Millet meclisinde yapılan iki konuşma var ki bugünkü hadiselere de ışık tutması bakımından önemlidir..

 

Bu konuşmayı yapanlardan biri O zamanın İzmir Milletvekili  Rum asıllı KAROLİDİ Efendi.. Diğeri,  yine bir İzmir mebusu olan SEYYİD  Bey..

 

Bir Osmanlı vatandaşı olmanın şekli vasfı içinde, Fener Patrikhanesinin meclisteki sözcüsü durumunda olan

 

Ve Atina Üniversitesinde " eski Yunan medeniyeti Tarihi " dersleri de veren İzmir Mebusu Karolidi Efendi Medreselerimizin ıslahı konusunda şöyle söylüyordu:

 

- Verilecek emek boşunadır.

 

Medreseler, nakli ilimleri nesilden nesile devreden, hayatiyetini kaybetmiş müesseselerdir. Temellerinden çürümüştür.

 

Zaten bu müesseselerden ne kendi memleketleri, ne beşeriyet, müspet ilim namına hizmetler de görmemiştir.  Çünkü bu netice, onun bizatihi kuruluşunun içinde esas sıkleti teşkil eden nakli vasfının tabii icabıdır.

 

Bu kanunla belki binalar yenilenir, hatta muasır vasıta ve malzemeler de temin edilir.. Amma, bütün emekler boşunadır ve heba olacaktır.

 

Yazık olacaktır.. "  diyordu Rum asıllı Osmanlı milletvekili Karolidi Efendi.

 

Medreseler hakkındaki buna benzer sözleri bugün Rum asıllı vatandaşlarımız değil, Devletimizin okullarda okuttuğu kitaplar ve Türk asıllı aydınlarımız söyleyip-yazıyor.

 

Bu iddialara Münevver bir Osmanlı aydını olan SEYYİD BEY  şu şekilde cevap veriyordu:

 

- Karolidi Efendiye sorarım; elini vicdanına koyarak ve ilmini insaf yolundan geçirerek cevap versin:

 

Barbarların söndürdüğü medeniyet ışığını yeniden dünyaya hediye eden İslamlar değil midir ?  İslamiyet yalnız bir din değil, yeni bir medeniyetti.

 

Bu medeniyet bir asırda Okyanusları birleştirdi, kavimleri kaynattı, tarihleri birbirine hamur yaptı.  Çünkü İslamiyet kuvvetten doğmuş bir medeniyet değil, medeniyetten doğmuş bir kuvvetti.

 

Medeniyet ki, ne yalnız ruhların fazileti ve ne de yalnız dimağların aydınlığıdır.

 

Asıl hakiki medeniyet ki, ruhların fazileti ile dimağların aydınlığı arasındaki  ahenkten doğar.  İslam medeniyeti işte bu tam ve kamil medeniyetti.

 

Ve bu muhteşem varlık işte bugün bizim ıslahını, geç kaldığımız vazife olarak ele aldığımız Medreselerden doğdu.  Yani zamanın en mükemmel darülfünunlarından, üniversitelerinden..

 

Fatih'in Semaniyye, Kanuni'nin Süleymaniye medreseleri devrinin eşsiz darülfünunları iken ne Kolej dö Frans, ne Sorbon ortada yoktu.

 

Karolidi efendi Drapper'in Avrupanın İnkişaf-ı Fikrisi  Tarihi'ni elbette bilir.

 

Bizans'ta tayyip ruhların cinsiyeti münakaşa edilirken, bizim medreselerimizde semanın haritaları tanzim ediliyor, yıldızların dünyamıza uzaklıkları ölçülüyordu.

 

Tıp'ta, Hendese'de, Cebir'de, Hikmet'te, Kimya'da, Felsefe'de mücelled abidat ve layemut eserler meydana getiren ve dünyayı aydınlatan bu ilim müesseselerimize mazilerinin ispatında olan kudreti iade etmek vazifesini ifaya çalışıyoruz.

 

İlimde garaz yoktur.

 

İlim adamı ilmi hakikate hürmeti bilmeli ve onu iadeye çalışan himmet önünde eğilmelidir."

 

Medreselerin ıslahı için 2. Meşrutiyet Meclisinde Yapılan müzakereden sonra Netice ne mi oldu ?

 

141 Türk milletvekiline karşılık 139 Türkten gayrı millet vekilinin bulunduğu 2. Meşrutiyet meclisinde Medreselerin ıslahı'na dair olan kanun layısası ret edildi.

 

Bu arada Karolidi Efendi de her ay Atinaya giderek Rum Üniversitesindeki         " Eski Yunan Tarihi" derslerini verip, İstanbul'a geri dönmeye devam etti.

 

Yorumu size bırakıyorum..

 

*********

Sevgili dinleyenlerim,

 

Şimdi sizi bıraz sıkacak ama bahsedilmesi gerekli olan kısma geldik.

 

Görevlerini tam ifa ettikleri zamanlarda medreseler nasıldı ?

 

"Medresenin bugünkü karşılığı tam manasıyla ÜNİVERSİTE'dir.

 

Öyle üniversiteler ki, öğretmekte olduğu ilmin sadece nazariyesini değil, onların hakikatlerle olan münasebetlerini, hayat içindeki tatbikatlarını da ele alan müesseseler.

 

Laboratuarları, hastaneleri, Bimarhane, şifahaneleriyle hayatın içine girebilmiş Üniversiteler..

 

Bu tip ilim kurumları önce islamiyette kuruldu, en mükemmel şekillerini Türk devletlerinde buldu, Endülüs’ten de Garbe yani Avrupa’ya geçti.

 

İslam âleminde ilk Üniversiteyi yaptıran Nisapur Emiri Türk Başbuğu Nasr Sebüktekin'dir. Bu zat 1033 senesinde Nisapur'da Medrese-i Nasıri'yi yaptırdı.

 

Gerek Sebüktekin, gerek onu Bağdat'taki Nizamiye Medresesi ile takip eden Nizam-ül Mülk bu ilim yuvaları için vakıflar da kurdular.

 

Osmanlı Padişahları arasında ilk Medrese'yi yaptıran Orhan Gazi'dir.

 


Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:4
| SONRAKİ SAYFA
Bu Sitede; MUZAFFER DELİGÖZ' ÜN YAZI, RESİM, RÖPORTAJ VE HATIRALARINI BULACAKSINIZ.. muzafferdeligoz@ena-ajans.com


YAZILAR

Blogcu Yardım